Erganili Köşe Yazarlarımız
ANKET
Web Sitemizi Nasıl Buluyorsunuz?
 
ÜYE GİRİŞİ
ANKET: Ergani İl Olabilir Mi?
ERGANİ İL OLSUN MU?
 
O Eski Günler / Anılar
  • Ergani- Güneydoğunun İncisi
  • Ergani- Güneydoğunun İncisi
  • Ergani- Güneydoğunun İncisi
  • Ergani- Güneydoğunun İncisi
  • Ergani- Güneydoğunun İncisi
  • Ergani- Güneydoğunun İncisi
Ziyaretçi Defteri
Ziyaretçi Sayısı
mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün183
mod_vvisit_counterDün456
mod_vvisit_counterToplam769749
Kimler Çevrimiçi
Şu anda 53 konuk çevrimiçi
Site İçi Arama

Hava Durumu

PostHeaderIcon Yeni Eklenenler

PostHeaderIcon En Çok Okunanlar

PostHeaderIcon Eski Zaman Hikâyeleri: DEVENİN DELİSİ

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 0
ZayıfEn iyi 

         Küçük kız yine imkânsızın peşindeydi. Gerçi ona sorarsanız ölümden başka her şeyin imkânlı olduğunu söyleyebilirdi. Kendisi için bu böyleydi. Ona kalsa; her şeyi yapabilecek güce sahipti. Tabi ki o sıralar yapabileceklerinin sadece istedikleriyle sınırlı olduğunun farkında değildi. Annesine göre o günkü imkânsızı köye gitmek istemesiydi. Bir sene öncesine kadar yaşadıkları yere.

      Son düşen bahar yağmurlardan nasibini toplayan okul bahçesi zemini ulaştığı kenger sakızı kıvamıyla çocukların gözde oyun mekânı olmayı koruma özelliğini; güneşin sürmeye başladığı saltanata teslim edip; toprak bir pamuk kozası gibi kuruyup, hacmini büyütüp,  en mümkün, kül kıvamındaki parçalarına ayrıldıktan, her ayak patırtısında yerden yukarıya beyaz bulutlar misali toz sütunları yükselmeye başladığında kaybetmişti.

       Havalar ısınmış, börtü böcek canlanmış, okullar kapanmıştı. Kızın, kendisinden büyük kızların,  gölgeli duvar diplerinde, kül gibi olmuş topraktan duvarlar örerek inşa ettikleri damsız evlere gazoz kapaklarından tabak, içi oyulmuş salatalıklardan bardak uydurma merakına duyduğu coşkulu heyecan da dinip gitmişti. Amele yanığı kollar ve bacaklarla mahalleler arası turlar yavanlaşıp, tatsızlaşmış, köye, illaki de ıssız bozkıra, oradaki, yegâne arkadaşı Metine’yle geçirdiği günlere özlem duymaya başlamıştı. Kolay mı?  Bütün bir sene geçmek bilmeyen uzun mu uzun sıkıcı ders saatlerine katlanmış en önemlisi de sıranın içinde hiç kıpırdamadan sustalı maymun gibi oturmuştu. Sonsuzluğa kadar uzanıyormuş hissini veren bozkırda özgürce, alabildiğince koşmayı özlemişti. Kasabada geniş düzlükler yoktu ki.  Bütün sokaklar evlerle ya da girilmenin yasak edildiği meyve bahçeleriyle sınırlıydı.  Kız, içine her girdiğinde kısıtladığını hissedip sevmediği okul binasının alçak, neredeyse yerle bir duvarının önünden bir koşu çarşıya gidip gelirken, başını çevirip, sımsıkı pencerelerini göz atar, okulun geride kalan bir anılar yığınından müteşekkil olduğunu, sonsuza kadar böylece kapalı kalacağını, derslerle alakalı can sıkıcı halleri düşünüp endişelenmesi gereken zamanların sonsuzluk kadar uzakta olduğunu duyumsardı.  Eh, en sevdiği tarafı suları selleri yuttuktan sonra ağdalaşıp saksaklanan her türlü oyun için muhteşem bir oyun zeminine dönüşen bahçesi olan ağaçsız meydan, okul bahçesi de küllük görünümünü alıp gözden düşmüş, alçak duvarlarına oturup, gelen geçen çocuklara sataşan dövüşken birkaç oğlanın uğrağı olmanın dışında bir özelliği kalmamıştı. Oysa köy öyle miydi? Her taraf meydan, her taraf boşluk, nereye istersen koş koşabildiğin kadar.  “ Köy dediğin ne kadar uzak ki” dedi, olmaz diye bin dereden su getiren annesine “Yürüyerek bile gidebilirim”

Artık köy de köy diye, sabah akşam annesini tırmalayarak taciz etme başlamıştı. Anne bezdirilinceye kadar taciz edilebilirdi ama baba asla. Babasının ‘olmaz’ veya ‘hayır’ ı üzerine söz söylemek haddi değildi. “Çok canım sıkılıyor ve köye gitmek istiyorum” cümlelerini bayrak eyleyip bütün gün annesine, bırakın teğet geçmeyi çarpıp değecek şekilde sallayınca meramına ulaştı. Annesi tırmalanmaktan bitap düşünce kızının can sıkıntısını ve ne hikmetse sıcaklarla zuhur eden köy sevdasını kocasına ve kayınvalidesine taşıdı. Bin dereden su getirme faslı artarak sürdü; artan sıcaklar, karasinekler, köyde iş zamanı olduğu, beslenmesi, gece yatarken üstünü açıp hastalığa davetiye çıkaracağı, hangi ortamda zuhur edeceği belli olmayan, ağzında pelesenk olan can sıkıntısının orada da nüksetmeyeceğinin ne malum olduğu, muhtemelen can sıkıntısının onu orada da bulacağı sayılıp döküldü. En önemlisi de otobüs tutmasıydı. Babası vilayete gidinceye kadar otobüs tutması yüzünden betinin benzinin sarardığını ve otobüsü en az iki kere durdurmak zorunda kaldığından, ağız dolusu çıkardığından dem vurdu anaya.

Kız bu caydırma faslında taciz ve tırmalamalarının dozunu artarak sürdürdü. Sallayıp durduğu bayraklara başka başka silahlar ekledi. Hem de ateşli, can alıcı ve tam on ikiden vuran silahlar. Sedirin üstüne yüzükoyun yatıp ayaklarını havada sallarken yüzünü ve yumruklarını arka arkaya sedire gömüp durdu. “ Köy de köy”  diye ağlamalar inlemeler ve hatta titremeler tutturdu.  “ Oğul, oğul kız kısmı anasının dizinin dibinden ayrılmaz,” diyen Zayda Anaya “Gidecem işte, istiyorum, sana ne ?” dedi.  Ve tam on ikiden vuran silahını en sona sakladı; yemek yememeye başladı. En kıymetli torununun yemeden içmeden kesildiğini duyan Ruko Hatun duruma el koyup nihai kararı verdi. Torunu, köye, bir gecelik bir ziyaret yapacaktı. Gezi planı hemen oracıkta şekil buldu. Bir gün önceden, köyün kıyısından geçen otobüsle Metine’nin ailesine, kızın, arkadaşını özlediği ve bir gecelik yatılı misafirliğe geleceği haberi verilecekti. Kızın ruh hali ansızın değişiverdi;  masum çocuk coşkusuyla içinde kabarmış, çeperlerini zorlayan, magmayı salıverdi; duyduğu mutluluğun yüzüne yapışıp kalmış haline, biraz da muzaffer bir eda verip sızlamasına aldırmadan tabanları poposuna değecek hızda koşutu; bütün çocuklara köye gideceğini duyurup kıymetli çocuk olmanın dayanılmaz hafifliğiyle havasını attı...

İki gün sonra babası, elinden tutup vilayete gitmek için köyün önünden geçecek olan üzeri rengârenk boyanmış eski otobüse bindirdiğinde akraba şoförü ve muavini kıza göz kulak olmaları ve köyde indirmeleri konusunda sıkı sıkıya tembihledi.  Midesinin bulanmaması için de kızına sürekli karşıya bakmasını salık verdi. Ah evet. Bu mide bulantıları yani otobüs tutmaları korkunçtu. Başına ilk geldiğinde babasına kötüyüm diyecek cabayı sarf etmekte acziyete düştüğünü fark edince ciddi bir durumla karşı karşıya olduğunu anlamış, çektiği ıstıraba korku eklenmişti. Babası ve onun arkadaşlarıyla galibiyet aldıkları bir karşılaşmadan dönüyorlardı, dört, belki de beş yaşındaydı. Otobüsün açık pencerelerden dolan toz ve motor gürültüsü,  insan terinin,  sigara dumanının, mazot kokusunun içinde erimiş dayanılması zor kötü bir koku aroması yaratmıştı. Bu çetin atmosfere müthiş bir şamata da eklenince,  o, galibiyet neşesiyle çılgın bir mutluluk yüklü şamatayı görebilmek için; ön tarafta, babasının yanında oturduğu yerde, geriye dönüp dizlerini koltuğa dayadı; böylece hem otobüsün arka kısmını, hem de iki taraftan akan manzarayı görebiliyordu. Kafasını sağa, sola, ileriye, geriye çevirerek oyuncuların neşesine ortak olurken dünya yaşanılası ve güzeldi. Olanı biteni izlerken karnında uyuyan bir yılanın uyanışını hiç fark etmedi. Aniden hissettiği karnında bir yılanın mütemadiyen aynı yöne olmak üzere ardıl turlar atmaya başladığıydı. Daha önce böylesine bir ağrıyla karşılaşmamıştı. Korku dağları beklerdi, korkmaya başladı. Göz ucuyla babasına baktı arkadaşıyla sohbet ediyordu. Karnındaki yılan durup dinlenmeden dönüyor, ara sırada boğazına boğazına saldırıp yukarılara tırmanmak için hamleler ediyordu. Korkusu arttı, yutkunmaya ve terlemeye başladı. Dünya yavaş yavaş güzel ve yaşanılası olmaktan çıkıp değerini yitirdi.  Annesi yanında olsa ve ona acısından söz etmiş olsa şimdi geçer derdi. Şimdi geçer dedi kendi kendine. Ama geçmedi, yılan daha hızlı dönmeye ardıl turlarını hızlandırmaya, boğazından yukarı tırmanışlarını yeniden denemeye başlayınca usulca dürttü babasını. “Ne oldu?” dedi babası. “Karnımda yılan var,” dedi yüzü buruşmuş zor duyulan bir ses, benzi atık sapsarı olmuş bir yüzle güçlükle konuştu. “Dışarıya çıkmak istiyor.” Babası bir kahkaha patlatırken uzanıp kızının sararmış yüzünde, terli alnına yapışan saçlarını geriye itti. Şoför ’e “ kenara çek” diye seslenirken, kucaklayıp homurtusu kesilen arabadan aşağıya, bozkırın mutlak sessizliğini bölen, ayaklarının altında ezilip hışır hışır sesler çıkaran, yolun kenarına itilmiş, çakıl taşlarının arasına, öğürtüyle, ağız dolusu çıkardı küçük kız ve kendince yeniden doğdu. Dünya eski güzelliğini ve değerini geri kazandı. Dışarıda, benzin, mazot, sigara ve ter kokularından azade temiz,  taze, dingin hava ve karnında dönenip duran yılanı çakıl taşlarının üzerine boşaltmak sonsuz bir huzur dalgası getirdi. “ Bana ne oldu, baba?” dedi, o korkunç yükten arınmış, rahatlamış olarak. “Otobüs tuttu,” dedi mendiliyle kızının ağzını temizlerken. Hiçbir şey anlamadı. Otobüs dediğin canı olmayan bir şey insanı nasıl tutar. Üstelik elbisesinin eteklerine yapışmış hiçbir şey göremedi, sağına soluna bakıp. İstemeye istemeye benzin ve mazot kokan otobüse yeniden binmek zorunda kaldı. “Düzgün otur ve sadece karşıya bak dedi babası. O zaman miden bulanmaz.”   Ah evet,  anladı. Otobüs tutunca İnsanın midesi bulanıyordu.

 İçinde geceliği, küçük bir havlu ve mendil bulunan bez çantası elinde, şoförün yanında döşemesi yer yer yırtılmış tek kişilik koltuğa keyifle kuruldu.

“Kız, köye mi gidiyorsun? Bakıyorum iyice Kürt kızı oldun sen. “ dedi, babasını pek seven şoför. Her tarafından yükselen tıngırtılarla birlikte içine gözün fark ettiği bir toz bulutu sızan eski otobüs sarsıla sarsıla ilerlemeye başlayınca gözlerini yoldan ayırmamak için cevap vermedi çantası elinde sadece ileriye baktı. Midesinin bulanmasını, dünyanın bir süreliğine de olsa kararmasını hiç mi hiç istemezdi doğrusu. Bozkırın karnını ikiye bölen yolun, sağını solunu, her dönemecini, her taşını, sulu ya da susuz her dere yatağını, ortalıkta ender görülen üç beş ağacın yerini ezbere bilirdi. Yola diktiği gözleriyle girdikleri kavsi dönemeçten sonra sağda ortaya çıkmasını beklediği kömür gibi kapkara iri taşları çok beklemedi. On beş dakika kadar ip gibi bir yolda ilerlediler, halinden hoşnut hep ileriye baktı kız. Az sonra bozkırın en sulak, tabiatıyla bir vaha kadar yeşil, küçük yükseltilerle çevrili kaderin garip bir tecellisi Devegeçidi adıyla anılan ve nispeten keskin dönemeçli bölgesini geride bırakırken, karşıdan, yolun sağ tarafında otobüse doğru ilerlerken gördü onu. Azametli uzun bacakları ve boynuyla kendinden emin kayıtsız ve gururla, hörgücü ve gövdesi sarsıla sarsıla yolun ortasından değil kenarından yürüyordu. Bir an için göz göze gelip, geçme süresince bakıştılar. Evet, karşılıklı bakıştılar. Kız tanıdı huysuz hayvanı. Eh biraz büyümüş ve boylanmıştı tabiatıyla. Ama yine de tanıdı; oydu. En önemlisi devenin –aslında deve yavrusu- de kendisini tanıdığını fark etti. Bu kanıya nasıl mı kapıldı? Çünkü son bir yükseltiyi tırmanırken yavaşlayan tıslamaya, inlemeye başlayan otobüsle devenin birbirini geçme süresi boyunca deve, görkemli uzun boynunu çevirip sarkık dudakları iri ve boş bakışlı gözleriyle kızın yüzüne bakmaktan alamamıştı kendini. Karnında ortaya çıkması muhtemel olan yılanı unutup oturduğu koltuğun kenarlarını kavrayıp şimşek hızıyla geriye dönerken “Deli deve!” diye haykırdı. “Anlamadım.” dedi, Şoför. “Üçkuyular’da ki deli deve bu, ” dedi, “ evden kaçmış!” Kendisiyle birlikte birkaç yolcu da kafasını çevirip uzun uzun kaçak devenin, arkasına bakmadan, karayolunun kenarından ayrılmadan, lömbür lömbür sarsılarak,  kendinden emin ama aheste, uzaklaşmasını seyrettiler

 “Burada su var,  su içmeye gelmiş olabilir,” dedi bir yolcu.                                                                                                                “Ama köy çok uzak” dedi kız. “Annesi de yok yanında. Geriye dönemez artık.”

 Ne olmuştu da terk-i diyar eylemişti. Deli deve ufukta tek bir nokta oluncaya kadar baktı. Deli deveyi daha yeni doğduğu günlerden tanırdı. Köyde deveye sahip olan yegâne kişi muhtardı. Muhtarın devesi yavruladığında bahar aylarıydı. Güzel günlerde yavruyla anasını, okul binasının ilerisinde bir yere otlamaları için sabitlerdi muhtar.  Daha doğrusu anneyi sabitler, yavruyu serbest bırakırdı. Bozkırda, sadece tek arkadaşla sınırlı olan ıssız yaşantısında o günlerdeki tek merakı tepelerine dikilip anne deveyle yavrusunu incelemek her hareketlerini inceden inceye mercek altına almaktı.   Uzun uzun hörgüçlerini incelemekten kendini alamazdı. Develerin geviş getirirken hiç durmadan oynayan sarkık dudaklı çenelerini, algıladıkları sesler bakmak için fır dönen uzun boyunları, açlık ve susuzluk konusunda gösterdikleri dayanıklılık had safhada ilgisini çekerdi. Bir gün neredeyse faciaya dönüşmesine ramak kalan bu seyir günlerinde arkadaşı Metine’de her dem yanında olurdu. Yavru deve doğar doğmaz ayaklanmıştı. Pek de ufak tefek sayılmazdı hani, boyu neredeyse annesinin karnına varıyor, annesi ayaktayken rahatlıkla emebiliyordu. Annesini emiyor, çevresinde dolaşıyor ve genellikle yer çökmüş olan annesine sokulup uyuyordu. İki kız develerin çevresinde, çok da sokulmadan çer çöp, börtü böcek peşinde oluyordu bu anlarda. Bir süre sonra annesinin küçük bir kopyası olan yavru deve annesi gibi otlamaya başlamıştı, yavaş yavaş gözle görülen bir canlılık kazanmıştı. Annesi, sarkık dudaklarıyla bezgin bezgin yattığı yerde geviş getirip kafasını sağa, sola, arkaya çevirerek etrafta olan biteni seyrederken o, bir deveden beklenmeyecek bir çeviklikle tıpkı bir tay gibi ön ve arka ayaklarının üstünde yaylanarak zıplamaya başlamıştı bile. Yorulunca annesinin yanına sokulup etraflarında koşup oynayan iki kızı dikkatle seyrediyordu. O gün iki kız develeri unutmuş kendi âlemlerinde güle oynaya koşarken yavru devenin hızla üzerlerine doğru gelmekte olduğunu fark ettiler.  Bu geliş pek de hayra alamet bir geliş gibi görünmüyordu.

Daha önce kazlarla ve karıncalarla kötü bir deneyimi olan kız çığlık çığlığa okul binasına doğru koşmaya başladı.  Karşıdan bakanlar ses sese koşmuş, çığlıklar atarak okul binasına doğru koşan iki kızın arkasından, dört ayağı havada bir birine değecek şekilde hızlı koşan yavru deveyi gördüler. Bağıra çağıra kızlara yardıma koşmaya çalıştılar. Allahtan kızlar kapağı okulun lojmanına atmayı başarmış hayvan da peşinden koşacak kimse kalmayınca hızında ve hırsında azalma olmadan başka tarafa yönelmişti. Bunun üzerine muhtar, anne deveyi değil yavru deveyi sabitlemeye başlamış. Hiç kimse o gün yavru deveye neler olduğunu bir türlü anlayamamıştı. Babası, “Hayvan işte kızım,” demişti, “ belli ki sizinle oynamak istedi.” Artık yavru deveye, sabitlenmiş olsa da uzak durmaya gayret gösterdiler ama uzaktan uzağa da olsa gözlemekten geri durmuyorlardı. Esasında yavru devenin adını, deli deveye çıkaran olaylar da siyah ve kalın bir örkenle sabitlenmeye başladıktan sonra meydana gelmeye başladı. Oyuna daldıkları bir gün; ilk önce nereden geldiğini anlayamadıkları dehşet verici seslerle irkildiler. Sesler sıradan sesler değildi; bir anda insanların yüreğini korku ve dehşet dolu bir merakla titreten, kaynağını keşfetmek için damlara ve kapı önlerine döken, kükreme,  inleme ve çığlık benzeri, her zaman yere bastıkça yayılan, etli, tapan ve yayvan ayaklarının ve vücutlarında sarmal yay taşıyormuş edasıyla yaylana yaylana yürümelerini sağlayan uzun bacaklarının taşıdığı hörgücün ve hatta sarkık dudaklarının bile aynı vezinde titreştiği, hep suskun gezen, halim selim develerden kimselerin ummadığı korkunç, vahşi çığlık ve kükremelerdi.

Çocuklar korksa da olanı biteni seyre, yetişkinler kavgayı sonlandırmaya koştu. Olan şuydu; yavru deve ile annesi böğürtülerle şiddetli bir döğüş tutturmuştu. İşin doğrusu yavru deve saldırıyor annesi de kendisini müdafaaya çalışıyordu. Dişlerini büyük bir hırsla annesinin boynuna, boyunun el verdiği kadar uzak yerlere geçirince anne deve, acıdan böğürürken bir boyun darbesiyle yavrusunu kendisinden uzağa fırlattı. On metre uzunluğundaki örkenle bir sopaya sabitlenmiş olan yavru, ip boyunun el verdiği ölçüde havada iki üç metrelik kavsi bir yörünge çizerek yere pof sesiyle çarpınca vakit geçirmeden burnundan soluyarak, daha da bilenmiş azmış haliyle yerden kalkıp kükremeler, böğürtüler acı sesler çıkararak yeniden yeniden dişlerini annesinin boynuna, bacağına erişebildiği her yere geçirmeye çalışıyordu. Anne devenin silahı boynuydu dişlerini hiç kullanmadı yavrusuna karşı, yavrusunun çılgın saldırılarını boynunu kullanarak savuşturdu.  Ve her seferinde yavru deveyi hışımla yere vurdu. Nihayet boyun baskısıyla yavrusuna diz kırdırıp, çöktürünce yetişen kalabalık bir erkek gurubu, anne devenin boynuna kement atıp epey uzağa sabitleyerek kavgayı sonlandırdılar. Döğüş bitmişti bitmesine de yavru devenin, on metrelik ipin yarıçap teşkil ettiği daire yüzeyinde kudurmuş, çılgın hareketleri bitmemişti. İpini zorlayacak biçimde sağa sola hışımla koşturmaya kimi zaman ön ayaklarının, kimi zaman arka ayaklarının üzerinde zıplamaya, kimi zaman da dört tapan ayağını bir araya getirme cabalarını sürdürdü durdu. Neden sonra mecalsiz kalmış olacak ki olduğu yere çöküp kafasını durmadan dört bir yana döndürmeye etrafta biriken kalabalığı seyretmeye durdu. İşte, doğduğunda bir metrenin üzerinde olan boyuyla, bir kaç aylık küçük deve yavrusu her ne kadar zaman zaman sırtına yük vurulmuş annesinin, babasının, katırların ve eşeklerin oluşturduğu küçük kervanların peşine, sırtına yük vurulmadan takılmış, uslu uslu, usul usul yürürken görülse de köyün hemen önündeki mezrada sık sık sergilediği delilik halleri sebebiyle haklı olarak ‘deli deve’ diye anılır olmuştu

Ve köyün çevresinde otlamaya bırakılırken uzunca bir iple ve sağlam bir kazıkla yere sabitlenmişti.

                                                                                                                                                                     Bunları düşünürken hep karşıya baktı kız karnındaki yılan da onu rahat bıraktı. Yolun kenarından epey içeride karşılıklı kondurulmuş birkaç köyü geride bıraktıktan sonra kızıl taşlı tarlaların yer aldığı bölgeye geldiler burada seyre değer hiçbir şey yoktu. Kuşlar bile buraya uğramamış gibiydiler. Köye yaklaşırken köyün kepenekli çobanını, köpekleri ve etrafa yayılmış sürüyü uzaktan da olsa fark etti.

Heyecandan içi içine sığmazken nihayet otobüs köyün önünde durdu. Muavin kapıyı açıp inmesine yardım etti. Eski otobüs oflaya puflaya, gürültüsüyle, çekilip gidince okul binasıyla gelişigüzel kondurulmuş toprak damlı köy evleri arasındaki meydanda hatırı sayılır kalabalıktan kopup, yola doğru koşan çocukların arasında Metine’yi seçti çarçabuk. Meydandaki bu kalabalık da neyin nesiydi?  Yüzüne yapışıp kalmış kocaman bir gülücükle arkadaşına doğru koşmaya başladı. Nefes nefese köyün her türlü su ihtiyacını karşılayan kuyuların başında karşıya geldiklerinde birbirlerine hiçbir şey söylemediler, birbirlerini süzerek, sadece gönül dolusu gülümsemekle yetindiler. Aralarında adı konmamış bir anlaşmaya uyar gibi birlikte kalabalığa doğru yürürken arkadaşına, onun ana diliyle, ilk defa konuşarak sordu. “İnsanlar neden toplandı?” “Muhtarın devesi kayıp,” dedi Metine, “hani o deli olan, delirdiği zaman peşimizden koşan yavru deve,” dedi.

“Ben gördüm onu!” diye bağırdı olanca sesiyle.  Faydalı bir iş yapmış olmak mühimsenmek, yetişkin yerine konmak fırsatını yakalamış olmanın bilinciyle. “Hadi söyleyelim,” dedi Metine. Peşlerinden gelen diğer çocuklarla birlikte kalabalığa doğru koştular. Çocukça bir telaşla ve tez canlılıkla kalabalığın içinde muhtarın karşısına dikildi kız. “ Gördüm onu! “ dedi, heyecandan tarazlanmış sesi, fal taşı gibi açılmış gözleriyle, “Devegeçidi’nin orada gördüm, tanıdı beni, bende onu tanıdım baktı bana, oydu, gördüm, ilçeye doğru gidiyordu. Oydu, deli deveydi, bana baktı,” dedi bir solukta. Başı poşulu, şalvarlı, esmer terli yüzlü erkekler, rengârenk uzun entarili, kofili kadınlar boş boş baktılar kıza. Muhtarın karısı “ hıh” diye bir ses çıkarıp sırtını döndü. Bu ‘hıh’ ın ne anlama geldiğini iyi bilirdi kız. Bu sesi genellikle Kürt kadınlar çıkarırdı. En azından şimdiye kadar hiçbir Kürt erkeğin ağzından duymadığı bir sözcüktü. Anlamı ‘hadi oradan sende’ demekle eş değerdi. En açık şekliyle yalan söylüyorsun demekti. O gün yaptığı birkaç başarısız denemeden birini, az sonra atlara, katırlara binmiş birkaç erkeğin vilayet yönüne ‘deli deveyi’ aramaya gideceğini öğrenince yaptı.  Köyden,   arkalarında tozdan bir tünel bırakarak uzaklaşan süvarilerin peşinden tozun içine dalarak cansiperane koştu. Köyün dört bir yanına dağılmış çocuklar, avuç içi gibi dümdüz bozkırda süvarilerin peşinden koşan kızı görürde durur mu? Kurşun gibi dört bir koldan kızın peşine düşüp katarı tamamladılar. Kız iyi bildiği, duru Kürtçeyle “ters yöne gidiyorsunuz, onu Devegeçidinde gördüm! Deli deveyi Devegeçidinde gördüm! İlçeye gidiyordu!” dediyse de boş boş birbirlerine bakan erkekler yollarına devam edip geç vakitte elleri boş döndüler.  Kimselere derdini anlatamadı. Bir kaç kadına daha derdini anlatmaya çalışsa da nafileydi.

 Kimse inanmadı ona. Neden inandırıcı olamadığını anlamadı bir türlü. Çok incindi ve kırıldı, neden kale alınmadığını bir türlü anlayamadı. Atlara binip belki buluruz umuduyla, firari devenin gittiği yönün tam tersine, vilayet yönüne giden kefiyeli erkek kalabalığının peşinden baktı kaldı. Neyse ki arkadaşıyla güzel saatler geçirdi. Doyasıya koşup oynadılar. Köylerde yaşanan en canlı ve eğlence dolu saatlerden olan akşam vakti geldiğinde, hayvanlar beriden dönerken arkadaşıyla ineklerin, koyunların, keçilerin ve köpeklerin arasına dalıp o muhteşem curcunanın parçası olup,  hayvanları ahıra soktular.

O akşam yemeklerini göz kırparak, turuncu ışıklar yayarken, asılı olduğu duvarda incelerek tavana kadar uzanan, kapkara bir is izi bırakan gaz lambasının,  yer sofrasında oturanların, durmadan değişen, eğilip bükülen, ürkütücü bir hal alan gölgelerini duvarlara düşüren ışığında yediler.  

 Metine’nin evinin nüfusu artmış görünüyordu. Evde daha önce görmediği suskun bir genç kadın vardı. Metine’nin ilkokulu yeni bitiren on altı yaşındaki ağabeyi evlenmişti. Ama gelin damattan daha yaşlıydı. Metine’nin annesinin dama serdiği yatakta, yıldızlı semanın altında yatarken ateş böceği dolu tarlalardan yayılan,  henüz taze biçilmiş ot kokularını, ahırlara kapatılmış hayvanların feveran yüklü seslerini, köpek ulumalarını duyup, dinleyerek, kıkırdayarak uyudular.

Sabahleyin bozkırın üşüten sabah ayazı ve yüzüne düşen güneş ışıklarıyla uyandı.  Hayvanların beriye çıktığını belli eden mutlak sessizlikte köyü, kesif bir kaynayan süt, is ve tezek kokusu sarmıştı. Midesinin kazındığını hissetti. Kızın kıpırtılarını hisseden Metine gözlerini açınca birlikte iptidai tahta merdivenden aşağıya indiler. Metine’nin annesi avluda her zamanki devasa kazanında süt kaynatmıştı. Kızlara yemeleri için süt ekmek verdi. Tandırda pişirilmiş ekmeği süte doğrayıp yediler. Abbase, peynir yaptıktan sonra onları kazanın altındaki kalın tortuyu parmaklayıp yemeye çağırdı gülerek. Bayıla bayıla koştular. Büyük bir şölene dönüştürerek neşe içinde iştahla,  her seferinde parmaklarını yalayarak, parmaklarıyla kazıdılar yağlı, yoğun, lezzetli ve doygunluk veren tortuyu.

İçeride duvara oyulmuş ocağın başında yeni gelinle kocasını gördüler. Yanmayan ocağın iki kenarına karşılıklı oturmuşlardı. Elindeki şammamayı burnuna götürüp koklayan küçük damat, bir topmuş gibi geline fırlatıyordu. Gelin kucağına düşen şammama elinde, evirip çevirip kokladıktan sonra bir işve bir eda kocasına gerisin geri fırlatıyordu. İki kız manzara karşısında bir birine bakıp kıkırdadı.

Oynamaya çıkarken Abbase kızını kendi dilinde, “Kız emanettir göz kulak ol,” diye sıkı sıkı tembihledi. Alabildiğine koştular, demir yoluna varıp trenlere el salladılar, yolun altındaki karanlık köprünün içinden geçtiler. Etrafı yosunlarla kaplı iri kayalardan birinden diğerine atladılar. Kayaların arasında çöreklenmiş kapkara uzun bir yılanı ürkütüp kaçırdılar. Kekliklerin peşi sıra koştular. Bir leylek yuvası keşfettiler, ana leyleğin hışmından korkup pek sokulamadılar.

Öğlen üzeri ilçeden vilayete giden otobüsten inen muavin kızı buldu, “ akşam geçerken alacağız seni, buralarda hazır ol,” dedi.

Metine’yle harman yerine gittiler. Biçilmiş üst üste yığılmış ekinler güneş rengindeydi ve insan boyu yükselmişti. Aslında her taraf güneş rengine boyanmıştı insanlar bile. Cıvıl cıvıldı harman yeri.  Abdürrahim iki kızı kucaklayıp insan boyundaki ekinlerin üstüne,  döven tahtasına yerleştirdi. Döveni çeken at hızla dönmeye başlayınca kızların sevinç çığlıkları masmavi semayı inletti. Çılgınlar gibi gülüp eğlendiler. Her yanda Kürtçe ağıtlar vardı. Abbase diğer kadınlarla birlikte yemek ve tulumlarda su ve ayran getirdi. Her taraf kalabalık bir bayram yeriydi. Dövenden inip yine koşarak beriye çıkarılmış hayvanları görmeye gittiler. Bazı kadınlar hemen oracıkta hayvanlardan süt almaya koyuldu. Bakır sitillere çarpan sütün,  fışır fışır sesleri, taze süt kokusu, otlayan hayvanların; kuyrukları havada sözleşmiş gibi sırayla döküp durduğu ıslak, parlak ve kaygan nefti yeşil, mayısların patırtıları, mayıslara konup kalkan sinek ve arı vızıltıları, ağustos böceklerinin tek düze çığlıkları, inek, koyun, keçi sesleri, köpek ulumaları, insanların hayvanları yatıştırmak için çıkardığı sesler bozkırın tozuna karışıp eridi, güneş rengine bürünüp her yanı tuttu ve nihayet gök kubbe tarafından yutuldu. Huysuz bir inek bir kova dolu sütü bir tekme darbesiyle devirdi. İnsanlar o gün de kayıp deveyi konuşmaya devam etti. Ama kızın teşebbüsleri hep havada asılı kaldı, dikkate alan kimse olmadı. Akşama doğru, yorgun ama eve dönmekten mutlu, ziyaretinden hoşnut, karnında uyuyan yılanı uyandırmaktan korkarak hep ileriye odaklanırken, kale alınmamanın yarattığı kırıklığın, soy metalden yapılmış bir bıçağı büyütüp, bilemeye başladığını zamanla hayatına katılan eş kırıklıklarla daha da büyüyüp bilenen metalin ruhunda gölgeli izler bırakacağını ve o izli gölgeleri ilelebet taşıyacağını bilmiyordu.

 

Xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

Hiçbir şey sebepsiz değildir. Her olay ve ya olgu yaradanın iktidarı dairesinde cereyan eder. İnsanlar araçtır. Her şey olması gerektiği için olur.

Son Güncelleme (Pazar, 12 Şubat 2012 21:56)

 

Our valuable member İlkay Yılmaz has been with us since Salı, 21 Haziran 2011.

Show Other Articles Of This Author

PostHeaderIcon Erganiden Görüntüler