Erganili Köşe Yazarlarımız
ANKET
Web Sitemizi Nasıl Buluyorsunuz?
 
ÜYE GİRİŞİ
ANKET: Ergani İl Olabilir Mi?
ERGANİ İL OLSUN MU?
 
O Eski Günler / Anılar
  • Ergani- Güneydoğunun İncisi
  • Ergani- Güneydoğunun İncisi
  • Ergani- Güneydoğunun İncisi
  • Ergani- Güneydoğunun İncisi
  • Ergani- Güneydoğunun İncisi
  • Ergani- Güneydoğunun İncisi
Ziyaretçi Defteri
Ziyaretçi Sayısı
mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün329
mod_vvisit_counterDün467
mod_vvisit_counterToplam734056
Kimler Çevrimiçi
Şu anda 68 konuk çevrimiçi
Site İçi Arama

Hava Durumu

PostHeaderIcon Yeni Eklenenler

PostHeaderIcon En Çok Okunanlar

PostHeaderIcon MAKAM ÇİÇEKLERİ

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfEn iyi 

 

Bir gün, öğleye doğru polikliniğe bir yaralı geldi. Başında ve sol kolunda, kenarlarından pamuklar sarkan leş gibi sargı bezleri vardı. Peşinden de, bekletilmeden, hususi bir itina ve ilgi ile bakılması için bir sürü ricacı... Bu türlü aracılara çok kızıyordum. Kendilerine bir şey söylememe vakit kalmadan, birbirlerinin sözünü kese kese, hep birden, inandıklarını bir efsaneyi bana da telkin etmeye başladılar. Söylediklerine göre: Bu adam herkesin bildiği, sevdiği, saydığı adammış. Diyarbakır'dan Siirt'e, Bitlis'ten Van'a kadar, doğuda onu tanımayan yokmuş. Veliler gibi herkes kerametine inanmış. Uğurunu denemiş. Adı Mehmet Sofi imiş. Hayatta kimsesi olmadığı gibi, evi barkı da yokmuş. Yeri yurdu belirsiz, dere tepe gezer dururmuş. Şehirden şehire, köyden, köye... Bir yerde kalmaz, kimsenin evine girmezmiş. Hastanemize gelmesi büyük bir müjde imiş bizim için! Gelişinin hikâyesi de şöyle: Son defa bindiği kamyon daha durmadan atlamak istemiş, düşmüş, yaralanmış. Şoför ve yolcular hemen aşağı inip, tekrar bindirmek istemişler, fakat o, kimseyi yanına yanaştırmamış, oradan kaçıp kaybolmuş. Doğru Muş hastanesine gitmiş, ama orada kileri beğenmediği için muayene bile olmadan geri dönmüş. Bir yerde yaralarını sarmışlar; yine yollara düşmüş, o sargılarla epeyce gezip dolaştıktan sonra, nereden esmişse, bizim hastaneye gelmiş. Bunu bir hayır alameti sayıyorlardı. Ağız birliğiyle ermiş olduğunu söylüyorlardı, hikâyeyi uzattıkça uzattıyorlardı:  

         

Yıllar önce de bir gün Diyarbakır'dan Mardin’e gidiyormuş, oradan geçen bir kamyon bunu görünce durmuş, şoför, seve okşaya yanına alıp oturtmuş, biraz gitmişler, sonra birden bire <<dur, demiş şoföre ben burada ineceğim>>. <<Neden? Ne oldu? demiş şoför, güzel güzel gidiyoruz işte. Daha Mardin'e çok var, yürümekle bitecek yol değil, ne diye ineceksin, inme>> diye yalvarmış, yakarmışsa da söz dinletememiş, çaresiz onu yarı yolda bırakmış. İnince şoförün kulağına usulca: <<Yanında ses çıkarmadan oturan şu efendi var ya, demiş, iyi adam değil o devletin parasını çaldı, ben gelir gelmez adamı tevkif etmişler, zimmetine para geçirdiği için... Daha garibi, Mardin'e geldiklerinde şehrin girişinde ki bir çesmenin başında Mehmet Sofi'yi abdest alırken görmüşler. Yanlarından hiç bir vasıta geçmediği halde, bu adamın yaya olarak, kendilerinden önce buraya nasıl geldiğini bir türlü izah edememişler. Kısacası <<Kısacası <<bu adam öyle herkes Sadedil insanların çocuksu hayallerinden doğan ve bir birlerini tasdik ede ede genişleyip yayılan bu türlü efsaneleri çok duymuştum. Onun için anlatılanları soğuk bir tavırla dinledim.

          

Sonra dönüp efsane kahramanına baktım: Orta boylu, tıknaz bir adamdı. 65–70 yaşlarında olmasına rağmen dik duruyor, dinç görünüyordu. üstünde, amerikan bezinden sakız gibi tertemiz, yakasız bir mintan, bol bir şalvar, ayaklarında yemeniye veya çarığa benzer eski bir kundura vardı. Yüzü, ağaç kabuğu gibi esmer, pürtüklü; elleri iri, damarlı ve çizik çizikti. Arada bir parmaklarıyla kırçıl sakallarını tarıyor, kendi kendine bir şeyler mırıldanıyordu, dua eder gibi... Gür, kalın, pürüzsüz sesi, sert ve canlı bakışları dikkatimi çekti.

      

Hastabakıcıya kirli sargıları açtırdım: Alnında ve sol dirseğinde iki yara ile bacaklarında yer yer küçük küçük sıyrıklar, bereler vardı. <<Yatıralım hastaneye>> dedim. Donuk donuk yüzüme baktı. Pek o kadar Türkçe bilmiyordu, ama konuşulanı az çok anlıyor, kırık dökük de olsa derdini anlatabiliyordu. Hiçbir şey söylemedi. Yalnız peki der gibi başını bir yana büktü. Yatırdım.

       

Yatırdım ama bölgede bir hadise oldu yatması. Hastane her gün sabahtan akşama kadar ziyaretçilerle dolup taşıyordu. Nasıl haber almışlarsa, en ücra dağ köylerinden, meralardan koşup gelenlerle, komşu vilayetlerden, kazalardan akın edenlerin ardı arası kesilmiyordu. Görülmedik bir insan nehri akıyordu küçücük hastanemize doğru... Duasını almak için dört biryandan kafile kafile gelen ziyaretçiler yatağının etrafına üşüşüyorlar, elini, yüzünü, sakalını öpüyorlar, karşısına geçip hayran hayran seyrediyorlardı. Üstelik uzak yerlerden gelenler, tabii, ziyaret saatlerini de beklemiyorlardı. hastane disiplini bakımından bu bir mesele olmuştu.       

 

Dikkate değer bir nokta da şuydu: Mehmet sofi, etrafını saran sevgi ve saygı çemberinden tamamıyla habersizdi. Hayranlarına karşı son derece kayıtsızdı. Hatta o sevgi selinden biraz da rahatsız olduğu seziliyordu. Bazıları, yastığının altına bir miktar para bırakıyorlardı. Ama o herkesin yardımını kabul etmiyor, kimin den alıyor, kimin den almıyordu. Daha garibi, kimin insanların parasını, herkesin içinde suratına çar parçasına geri çeviri yordu. Parasını koyacak ne bir çantası, nede emniyetli bir yeri vardı. Zaten buna ihtiyacı yoktu. Biz onun ne yaptığını biliyorduk: Akşamüzerleri biraz hava almak için benden izin isteyip dışarıya çıkıyor, saymadan avucuna aldığı paraları, son kuruşuna kadar, yolda karşısına çıkan ilk çocuğun eline tutuşturduktan sonra koşa koşa yine hastaneye dönüyordu. Artık bize iyice alışmıştı.

     

Parasını kabul etmediği, hatta ziyaretinden hoşlanmadığı adamlardan biride Belediye reisiydi. Bir gün <<Sofi, dedim başkaları neyse ne ama Reis oldukça varlıklı, itibarlı adam niçin onun parasını almıyorsun?>> yüzünü ekşitti, başını öbür yana çevirdi:  <<Allah korusun, dedi, çil çil paralar, ama kana bulanmış. Haram, haram!>>

 

Ogün’den sonra bu mesele zihnimi kurcalamaya başladı. Reisi incelemeye, sezdirmeden geçmişini eşelemeye koyuldum. O ana kadar Belediye Reisinin bende bıraktığı izlenim aşağı yukarı müsbetti. Kış yaz siyah elbise, beyaz gömlek giyen, kravatsız, tıraşsız sokağa çıkmayan, dedi kodu, tezvirat bilmeyen, kendin halinde, Zarasız, saygılı, oturaklı bir adam... Ağır yürür, az konuşur, hatta yerine göre hiç konuşmazdı. Konuştuğu zamanda, <<herhalde>>, <<belki>>, <<olabilir>>, gibi kesinlikle ifade etmeyen müphem bazı sözler söyler, ekseriye cümlesini bitirmez, son tarafını el işaretleriyle tamamlardı. Başkaları bunu tuhaf karşılardı ama ben politikacı mizahına bağlardım. İşgal ettiği makama, kendisinden başka ehil veya talip bulunmadığı için seçilmişti. Gerçek şu ki, sanki mühim işler yapıyormuş gibi ağır, düşünceli, ciddi bir hali vardı. Aslında hiçbir şey yapmıyordu. Ateş almayan bir tabanca gibi... Belediye hizmetleri yerinde sayıyordu. Bu arada, birtakım karışık işler çevirdiğine dair bir rivayet de kulağımıza gelmişti. Dediklerine göre, zaman zaman bazı yetkilileri ziyaret eder, bir kahve içer, çıkarmış. Kapıda kendisini bekleyen köylülere: <<Görüştüm, elinden geleni yapacak>>der, karşılığında işin önemine göre bir kaç yüz liradan bir kaç bin liraya kadar değişen bir meblağı cebine atar, gidermiş. Aslı varımıydı bilmiyorum. Ancak bildiğim bir şey varsa, o da, benim pek o kadar kötü olmayan izlenimime, Sofi'nin sözlerinin uymamasıydı: <<Çil çil paralar, kana bulanmış!>> Bunun altında bir şey olmalıydı.

 

 

Kasabada yakından tanıdığım, sözüne inanılır hastalarım, dostlarım vardı. Reisin akları ve daha yaşlılar. Konuşma arasında bir fırsatını düşürüp sözü ona getirdim, üstü kapalı cümlelerle servetinin menşeini kurcaladım. Bazıları açıkça bir şey söyleyemiyorlardı ama dudak büküyorlardı. Bazıları da <<Günahı üzerinde kalsın>> diye başlayıp, geri alına bilir, çekingen, erkek bir üslupla kısa kısa, kırık dökük ifadeler veriyorlardı. Bütün bu küçük parçaları birleştirince, ortaya, o tarihten 25–30 yıl öncesine ait kanlı ve karanlık bit tablo çıkıyordu: Gözaltına alınan vatandaşlar... Jandarma kara kolunda sıra dayağı... Savcılıkta sorgular... Reisin o günlerde ansızın kayıplara karışması, sonra bir ihbarla tevkif edilişi, müphem fakat açık vermeyen ifadeleri... Eskisine kıyasla değişik bir yaşayış, hesapsız harcamalar...

        

Biraz düşündüm ve bir perdeyi aralar gibi oldum kendi kendime. Bu vak'ada en inandırıcı delil, Mehmet Sofi'nin sezgisidir, gibi bir yargıya vardım kafamda. Gerçi verdiğim karar, sadece sezgiye, duyguya dayanıyordu ama gerçeği açıklı yordu bence, aklın ispatlayamadığı gerçeği.

         

Artık Sofi ile içvarlığım arasında bir köprü kurulmuştu... Gözle görülmeyen, incecik, haberci tellerle...

                  

Yaraları iyeleşmeye yüz tutmuştu. Günlük yaşayışında her hangi bir değişiklik yoktu; yine geleni gideni eksik olmuyordu. Ama artık eskisi gibi her gün değil, iki üç günde bir izin istiyordu. Buna karşılık her gün biraz yanımda oturuyordu. Poliklinikteki ve klinikteki hastaların vizitelerini yapıp rutin işlerimi bitirdikten sonra, odamda gelen giden bir sürü evrak ile meşgul oluyordum. O arada Sofi yanıma geliyor, kapıda terliklerini çıkarıyor, yalınayak karşımdaki koltuğa geçip oturuyordu. Çok zaman bir kelime bile konuşmuyorduk. Ben işimle uğraşırken o, gözlerini üzerime dikmiş, sabit bakışlarla beni seyrediyordu. Sonra benimle birlikte çay içiyor, biraz daha bekliyor, nihayet hep aynı kelimelerle <<mala te ava>> (evin şen olsun!) diyerek çıkıp koğuşuna gidiyordu.

      

Dikkat etmiştim, bu adamda fikirler, tabiatta <<aparteno jenetik>> üreyen pek nadir bazı bitkiler gibi kendiliğinden doğuyor, kendi kendine çoğalıyordu. Bir gün, durup dururken konuşmaya başladı: <<Kurtlar, çakallar, tilkiler...>> diyordu üstüne basa basa. Başımı dosyadan kaldırdım, ne demek istediğini anlamak için can kulağıyla dinledim: <<yılanlar, sansarlar ve... daha bin türlü hayvan var insanın içinde... Kimi aç, kimi susuz, kimi azgın, kimi yaralı... Yolda belde rastladığım hayvan ne ki? Güçsüz, suçsuz zavallı. Ondan hiç korkma, o senden ürker daha çok. Bir şey yapamaz; karnını doyurmak için ortaya çıkar, kendini korumak için saklanır, sonrada bir köşede sessizce ölür. Ne arayan, ne soran... Ama ötekiler, insanın içindekiler? Asıl onlar tehlikeli... Gelip içerimize yerleşmişler bir kere, boğsan boğamazsın, kavsan kovamazsın. Her kötülüğü yapabilirler; daha kötüsü, kime, ne yapacakları belli olmaz. Yok etmek elinden gelmiyorsa bir ölçüde zararsız hale getir onları, fakat yaralamadan, yaralamadan... Yaralı hayvanlardan kork, sesi de, pençesi de başkadır. İçindeki hayvanları idare edebilirsen, insanların en güçlüsü, en büyüğü sensin!>>

      

Sanki karşımda bir garip hasta değil de, insanlık dramını çok iyi anlamış bir Leonardo da Vinci vardı. Evet, Leonardo da Vinci... İnsanı hayvanlığına isim arayan sanatçıl

      

Bir gün de yine çayını içerken: <<Gökyüzü bir çatıdır, demişti, altında da kat kat çatılar... İnsancıklar üşümesinler, donmasınlar diye... Ben insanı çırılçıplak görüyorum, başkaları ise giyinik görüyor, o da giyinmiş sanıyor kendini.>> Biraz durduktan sonra, öfkeyle elini masaya vurarak devam etmişti: <<Kapkara bir kalbi ne diye gizlerler bilmem ki? Gereği var mı? Hem neye yarar? Ben soyuyorum, görüyorum işte. Bir yürek ki cılk yara, kanlı, irinli... Beyaz sargılarla sarmışlar, hayırsever insanlar... Acıdıklarından mı? Hayır, mideleri bulanmasın diye. Ben açıyorum, acıdığım için... Acıyorum insanlara...>>

      

Sofi'nin böyle ara ara ve apansız konuşmaları sürüp giderken, dışarıda da adli vak'alar bir birini  kovalıyordu. O tarihte her Allahın günü bir hadise oluyordu. Adam öldürmeler, yaralamalar yahut en azından kız kaçırmalar... Kimi günlerde birkaçı bir arada. Bir otopsiden çıkıp diğer bir otopsiye girdiğim çok olmuştu. Hastane başhekimliği ile birlikte hükümet tabipliği de uhdemde bulunduğu için istatistikler elinin altındaydı: Yatan hastaların sayısı adli vakalardan daha azdı. Adli raporlar dosyamız kabardıkça kabarıyordu. Bunların yanısıra köylerden peş peşe gelen bulaşıcı hastalık ihbarları... Pek azı gerçek, gerisi asılsız, maksatlı... Her birinin yerinde incelenmesi, çevrede çok kötü olan sağlık bilgisi şartlarının imkân nispetinde düzeltilmeğe çalışılması, koruyucu tedbirler, okullarda sağlıkla ilgili konuşmalar, resmi toplantılar, hastane yönetimi, bir zeytin tanesinden bir kinin ampulüne kadar her şeyin tek tek, kuruş kuruş hesabı, yazışmalar, sürtüşmeler, tartışmalar... Bütün bunlar beni çok yoruyor, tatil günleri de dâhil, beş dakika bile rahat bırakmıyordu. Geceleri ayaklarımı sıcak suya sokmazsam sızıdan uyuyamıyordum. İşte böyle yorgun olduğum günlerden birinde, en sıkışık bir anımda, savcı telefon etti: Yine bir vak'a olmuş. Etraflı bilgi alamamış ama yakın bir yerde olduğunu söylüyordu. <<Ne zaman gidebiliriz?>> diye sordu. <<Hemen, dedim, mademki yakın yerde, hemen gidip gelelim, buradaki işlerime döndükten  sonra devam edeyim.>>

      

Hazırlığımı yapıyordum, Mehmet Sofi yanıma geldi. <<Hayrola, dedi, nereye?>> Savcının telefonunu söyledim. <<Çabucak gidip döneceğiz, yakın yermiş>> dedim.<<Hayır, dedi, dönemeyeceksiniz. Dün akşam top sakallı zavallı bir ihtiyarı öldürdüler... Öldürmekle de  kalmadılar, delik deşik ettiler... Bir derede... ama çok uzak buraya .>> Eliyle Sason dağlarını gösterdi; <<Beş altı saatlik yol. Siz bu gece dönemeyeceksiniz, yolda vasıtanızda bozulacak, dağ başında kalacaksınız. Ama evdekilere söyle, korkmasınlar, ama ben sabaha kadar evin etrafında dolaşacağım.>>

      

İçime kurt düştü. Arabaya binerken, ne olur ne olmaz diye yanıma bir yedek şoför daha aldım. Yola çıktık. Hadise, savcılığa ihbar edilen yerde olmamış. Sora sora bir noktaya kadar geldik. Daha ilerisine araba gidemiyordu. Katırlara bindik. Katırında gidemediği sarp kayalıklara varınca tutuna, güçbelâ yayan gittik. Bir vadiye indiğimiz zaman akşam olmuştu. Bir çalının dibinde kanlar içinde bir ceset bulduk; ufak tefek, top sakallı bir ihtiyarın cesedi. Öldürmeden önce işkence etmeyi tasarlamış olacaklar ki, zavallının üzerinde her türlü aleti denemişler: Kesici, delici, künt cisimler... Bıçak, sopa, taş hatta şiş! Ayrıca sağ kasığında ve göğsünde 7,65 lik iki kurşun yarası... Oysa bu aletlerden bir tanesi bile adamcağızın canını almaya yeterdi. Hiç bu türlüsünü görmemiştim. Basit bir cinayet değil, korkunç bir öç alma, diye düşündük, hunharca bir intikam! Jandarmanın yaktığı çalı çırpı ışığında çabucak otopsisini yaptım, Raporumu ana hatlarıyla yazdırdım; zabıtları imzaladık. Vak'a yerindeki işimiz bitmiş, <<faili meçhul>> cinayetler serisine bir yenisi daha eklenmişti. Artık dönüyorduk. Fakat dönüşümüz daha zor oldu. Bereket, pırıl pırıl ay-ışığı az çok yolumuzu aydınlatıyordu. Yine bir süre yaya, bir süre katır sırtında yolculuktan sonra arabaya eriştik. Hepimiz derin bir nefes almıştık, ama sevincimiz çok sürmedi. Çünkü vasıta yerinden kımıldamıyordu. Biraz uğraştıktan sonra Şoförler aşağıya indiler, arabayı arkasından ittiler, olmadı, motor kapağını açtılar, baş başa verdiler, akü boşalmış.>> <<Nee? Akü mü boşalmış? Ne olacak şimdi? Aman etmeyin, ne yapacaksınız yapın>> de diksede nafile. Bu arabadan bize hayır yoktu. Geceyi çaresiz dağ başında geçirdik. İşin  garibi, savcı benden daha fazla telaşlıydı; Onu da avutmak bana düştü, hikâyeler, fıkralar, şiirlerle!

       

Gün doğarken, dağarcığımda ne varsa hepsini tüketmiştim. En son, hangi münasebetle, bir Na'ti Şeriften iki mısra söylediğimi hatırlıyorum:

 

        <<Mukaddessin, bütün esrara vakıfsın ki zahirdir

            Senin her bir sözünden bin hakikat yaresulallah>>

 

Baktım, savcı uyumuş. öğleye doğru bizim için gönderilen jigle dönerken, Sofi'yi düşündüm. Eve gelince, bütün gün gözüne uyku girmemiş olan annemden öğrendim ki, Sofi, kalın sesiyle dua gibi, ilahi gibi bir şeyler okuyarak sabaha kadar bahçede dolaşmış.

     

Artık çok bunalmıştım. Buradan gitmenin çarelerini arıyordum. Gerçi naklim için Bakanlığa bir dilekçe göndermiştim-hem de, olmazsa istifa edeceğimden söz ederek ama hiç ümidim yoktu; çünkü hem mecburi hizmetle yükümlüydüm, hem de burada tek doktordum.

      

Benim kadar annemin de huzuru kalmamıştı. Hastane ve lojmanı kasabanın bir ucunda, ıssız bir tepedeydi. Bir yanımız uçurum, bir yanımız hapishane. Bütün bu saha eskiden büyük bir mezarlık ve şehitlikmiş. Herhalde istimlâki kolay ve ucuz olduğuc için, üzerine bizim binaları yapmayı uygun görmüşler. Belki bu yüzden, hastanenin tekin olmadığını söylerlerdi. Eve gelince, o, başlı başına bir hikâyedir. Şu kadarını söyleyeyim: Vakitli vakitsiz kapı çalınıyor, koşup açıyorlar, kimsecikler yok. Güpe gündüz banyodan acayip gürültüler geliyor. Sanki kazanları, tenekeleri, kovaları birbirine çarpıyorlarmış gibi. Bakıyorlar, bir şey yok, her şey yerli yerinde. Annem durmadan okuyor, üflüyor, seccadeden kalmıyordu; Sabahlara kadar da tabi uykusuz. Ürkmüştü bir kere, ne söylesem kar etmiyor, inandıramıyordum.

      

Benden önce bu evde kalmış iki meslek taşım bir ay içinde kaçar gibi gitmişler. Biri, bir gecede karısını ve çocuğunu kaybetmiş, istifa edip Ankara'ya gitmiş. Öbürü ise, geldiği zaman çok terbiyeli, çok sıkılgan olduğu halde, birden bire değişivermiş; sabahları soyunup çırılçıplak güneşlenmeye başlamış. Müstahdemler, imzalanacak evrakı götürmeye çekinirler, bir birlerine devrederlermiş. Nihayet birisi, başını öbür tarafa çevirerek, utana sıkıla yanına yaklaşır, imzalatırmış. Tabii bunları da duymuş ve üzülmüştük. Ben hepsinden fazla kalmıştım, rekor bendeydi. Fakat artık benimde tahamülüm tükenmek üzereydi. Neresi olursa ol bir kere, ne söylesem kar etmiyor, inandıramıyordum.

     

Bir sabah erkenden Mehmet Sofi karşıma dikildi. Yüzünde bir tuhaf ifade vardı. <<Ben bugün gidiyorum, dedi, kısmet bu kadarmış. Çok iyi baktın bana, ben hoşnudum, Allah razı olsun! Söyle de şalvarımı versinler, hemen gideyim.>>

<<Ne oldu böyle birden bire, dedim, sabah sabah nerden esti aklına? Biraz daha kal, sonra düşünürüz.>>

     

Kararlı görünüyordu. <<Hayır, hayır diye itiraz etti. Ben hemen çıkacağım, iznin olursa hemen şimdi. Zaten sende durmayacaksın, öğle vakti buradan gideceksin. Ben senin gidişini görmeyim, dayanamam.>>

      

Büsbütün şaşırdım. <<Ben mi? diye sordum. Bu da nerden çıktı? Sen hiç merak etme, ben daha buradayım. Belki de uzun zaman gidemeyeceğim.>>başını salladı, <<Gidiyorsun, gidiyorsun, dedi, bugün öğle üzeri... İyi bir yere hem de; Hazreti Zülkifl'in memleketine... Makam çiçeklerini görüyorum, morlu beyazlı... mis gibi kokuyor.>>

     

Benim gibi, hastane personeli de Sofi'nin çıkmasını istemiyordu. Hepimiz ona alışmıştık. Garip yaradılışıyla kliniğe yumuşak, toplayıcı bir hava getirmişti. Bir de şunu düşünüyorduk: Çıkınca yine eski hayatını sürdürecek, bu gün burası, yarın şurası derken yollarda kaybolup gidecekti. Kendisi de üzgündü, ama ısrar ediyordu. Bir kaç gün daha kalması için ikna edemedik. Sonunda, gömleğini, şalvarını verdik, bende ayrıca, giymediğim elbise, çamaşır ve ayakkabılarımı verdim, avucunada bir miktar para sıkıştırdım. Hepimizle teker teker vedalaştı, son bir defa daha boynuma sarıldı, <<mala te ava... mala te ava...>> diyerek ayrıldı.

      

Dış kapıdan onu uğurlayıp odama girdiğim zaman telefon çalıyordu. Koşup açtım: Posta müdürü, <<Şimdi telgrafla tayin emriniz geldi>>  diyordu. Söyleyecek söz bulamadım. Sofi'nin daha köşeyi dönesi olmamıştı. Kendimi toparladım, <<Nereye vermişler?>> dedim. <<--Ergani'ye... Ergani başhekimliğine...>>

      

Ergani diyince bir duruladım. eskiden bir defa oradan geçmiş, hatta bir kaç saatte orada  içinde kalmıştım. Zülkifl Aleyhisselam'ın türbesi orada idi, yüksekçe bir tepede. Son Peygamberimiz Hazreti Muhammed'den önce gelmiş geçmiş. Peygamberlerden biri, galiba yirmincisi. Şam'da Bitlis'te ve daha bazı yerlerde makamı bulunduğu söylendiği gibi, eski adı Osmaniye olan Ergani'de metfun olduğuna da inanılırdı. Ergani'de çok eskiden adına bir türbe yapılmış, ziyarete açılmıştı. Etrafında yarı mor, yarı beyaz, belli belirsiz, hafif ve güzel kokulu  çiçekler vardı, halk arasında <<makam çiçeği>> denirdi.

      

Bir solukta eve koşup naklimi haber verdim. Derhal hazırlığa başladılar. Bende resmi işlerimi ve ayaküzeri veda ziyaretlerimi yapmaya koyuldum. Kamyon geldi, eşyalar yüklendi ve tam öğle vakti yola çıktık.

 

Hikâyeler: Dr.Muhtar Tevfikoğlu-  Kültür Bakanlığı Yayınları:362

Halk Kitapları Serisi:6

İstanbul-1980

Son Güncelleme (Pazartesi, 04 Nisan 2011 17:56)

 
Author of this article: Dr. Muhtar TEVFİKOĞLU

PostHeaderIcon Erganiden Görüntüler