Erganili Köşe Yazarlarımız
Naci GÜMÜŞ
Naci GÜMÜŞ
Müslüm ÜZÜLMEZ
Müslüm ÜZÜLMEZ
Eyyüp ARAS
Eyyüp ARAS
Osman Aközel
Osman Aközel
İlkay Yılmaz
İlkay Yılmaz
ANKET
Web Sitemizi Nasıl Buluyorsunuz?
 
ÜYE GİRİŞİ
ANKET: Ergani İl Olabilir Mi?
ERGANİ İL OLSUN MU?
 
O Eski Günler / Anılar
  • Ergani- Güneydoğunun İncisi
  • Ergani- Güneydoğunun İncisi
  • Ergani- Güneydoğunun İncisi
  • Ergani- Güneydoğunun İncisi
  • Ergani- Güneydoğunun İncisi
  • Ergani- Güneydoğunun İncisi
Ziyaretçi Defteri
Ziyaretçi Sayısı
mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün402
mod_vvisit_counterDün378
mod_vvisit_counterToplam720095
Kimler Çevrimiçi
Şu anda 23 konuk çevrimiçi
Site İçi Arama

Hava Durumu

PostHeaderIcon Yeni Eklenenler

PostHeaderIcon En Çok Okunanlar

PostHeaderIcon ÇOCUK

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 0
ZayıfEn iyi 

Temmuz güneşinin tam tepeden geçerek şehri kavurduğu bir öğlen saatiydi. Öyle böyle değildi sıcak. Yenice döşenmiş, güneşin kızgın ışıkları altında bulanık görüntülerin dalgalandığı kokusu tüten zifiri siyah asfalt yollar, binalar, kaldırım taşları, insanlar, daha sabahın ilk ışıklarıyla emmeye başladıkları ısıya doymuş, gerisin geri kusmaya başlamıştı. Şehrin üzerine çöken sıcak hava, yüksek binalarla çevrili çarşıda daha da yakıcıydı.  Özellikle de yan yana dizili lokantaların, dürümcülerin,  fırınların, kahvehane ve çay ocaklarının yer aldığı biraz da çukurda kalan hallice cadde, dükkânların içinde yanan ocakların, yoldan elvan çeşit korna sesleri vererek geçen, her biri ayrı bir renge boyalı dolmuşların, taksilerin ve de bordo renkli, tangırtılı belediye otobüslerinin egzoz borularını patlatırcasına saldıkları sıcak gaz bulutlarının ve el değmeyecek biçimde ısınmış motor kaportalarından tüten, gözün gördüğü hararetin kattıklarıyla toz yüklü, nemli sıcak havayı daha da çekilmez kılmıştı.  Kalabalık, dar kaldırımlarda gölgeli duvar diplerine çektikleri yüklü arabalarıyla saat, kaset, tırnak makası, prezervatif ve türlü yaz meyvesi satan seyyar satıcılar, ince basma elbiseler içinde eli yelpazeli kadınlar, iki de bir elindeki mendille terlerini silip duran erkekler,  bir nefeslik serin hava umuduyla kapı önlerine attıkları taburelere tünemiş, ellerindeki gazetelerle yellenen esnaf bütün millet canından bezmiş durumdaydı.  Sıcak, nemli, yapışkan ve tozlu havaya karışan kaset satıcılarının sonuna kadar açtıkları kasetçalarlardan yükselen arabesk müzik, caddeden yükselen melodili melodisiz aceleci korna sesleri insanların sinirlerini adam akıllı germiş ve bunaltmıştı.
Muntazam sıralar halinde istiflediği şeftalilerle dolu el arabasını araç trafiğinin kesintiye uğramasını fırsat bilip telaşla kaldırıma çıkarmak isteyen satıcı, iki kadına değince kızılca kıyamet koptu. En üst sıralarda duran iri, pembeli sarılı, çilli, tüylü şeftaliler paldır küldür kaldırıma saçıldı sonra da usul usul yola inmeye başladı.   Kadınlardan biri seyyar satıcıya  “ Önüne baksana be adam,” diye cırladı.  Satıcı “Asıl sen önüne bak, hem suçlu hem güçlü bir de edepsizlik ediyorsun,” diye üste çıktı. Ve önce kaldırıma sonra kıvrıla kıvrıla yola inmeye başlayan şeftalilerin peşinden koşup toplamaya durdu. Öteki kadın ellerini beline dayayıp “ Aaa şuna bak, utanmadan bağırıyor. Sen kimsin be? Sen kim oluyorsun da bize bağırıyorsun?” diye arkadaşına destek verdi.  “Kimsem kimin sana ne? Soyumu sopumu niye soruyorsun. Nüfusuna mı alacaksın?” diyen kavruk satıcı yola inen şeftaliler ezilmekten kurtarmak uğruna tehlike peşinden dolaşırken laf yetiştirmekten geri durmuyordu.    “Delinin zoruna bak, ne yapayım senin soyunu sopunu ayol?”                                                             “Öyle dikilip bakacağınıza bir el atsanız da toplasak,” dedi satıcı bir el işaretiyle. “Bize ne çarpmasaydın,” dedi kadın arkadaşının kolundan çekip yürüdü. Kaldırımdan geçenler, basmamak için şeftalilere, sekerek geçtiler. Az öteden olay yerine doğru yürüyen başı eşarplı uzun boylu kadının, elini tutan beş yaşlarındaki oğlan çocuğu, kaldırıma saçılmış eğri büğrü taşların arasında mecrasını bulup soluklanmış şeftalilere doğru koştu. Ciddiyet dolu bir görev bilinciyle topladığı şeftalileri bir kolunun üzerine yerleştirdi ve tezgâha taşıdı. Küçük kollarıyla üç beş sefer daha yapınca kaldırımda şeftali kalmamıştı.
O sırada başı eşarplı kadından başka hiç kimsenin fark edemediği bir şey oldu Kadın, açığa çıkıp oğlanın elini tutunca lokantasının önüne attığı sandalyesinde olup biteni bir gazete parçasıyla yellenerek seyreden lokantacı alelacele dükkânına girdi.
Kadın, yeniden ele geçirdiği oğlanın eli elinde adeta sürükleyerek yıldırım gibi daldı lokantadan içeri.  Şeftali satıcısı arkalarından elinde bir şeftaliyle koşup dükkânın içinde oğlanın eline tutuşturdu.
Kadın, masa, sandalye kümelerini ve yemek yemekle meşgul bir iki müşteriyi geçip, ileride dükkânı ikiye bölen, içinde bol yeşilliklerle süslenmiş tepsiler içinde mevsim yemeklerinin ve meyvelerinin bulunduğu uzun buzdolabının önünde durup arkasına göz gezdirdi. Kasada oturan delikanlı  “buyur teyze ne istersin?” dedi. Kadın cevap vermedi.
Oğlan elinde tuttuğu şeftaliyi göğsüne bastırmış gözleri yemek dolu tepsilerde “Anne ben acıktım,” dedi. Yine duymadı kadın. O sırada dolabın arkasında duvardaki perde aralandı; gençten, sarı sarkık bıyıklı, zayıf bir adam çıktı ortaya. “Söyle ona çıksın, saklanmasın,” dedi kadın. “ Kim?” dedi adam.  “Kim olacak Ilgaz,  söyle adam gibi çıksın karşıma. Bir çift lafım var. Çıkmazsa şuradan şuraya gitmem.”
“Abla, yok Ilgaz abi. İşi çıktı gitti. Gelmez bu gün.” Dedi adam iğretice.
“Bana bak, kör mü bellersiniz beni? Az önce dışarıdaydı. Geriye kaçtı bilirim. Söyle çıksın, yoksa ben girerim içeriye.”
Küçük oğlan olanlardan anlamayan gözlerle annesinin elini silkeleyip yeniden “ Açıktım ben” dedi.
 Sarkık bıyıklı adam, güvensizce dikilirken perde yeniden aralandı. Uzun boylu, lokantacılara yaraşır göbekli,  esmer, iri kıyım, kirli beyaz önlüklü ve oğlan çocuğuyla şaşılacak derecede benzeşen adam çıktı dışarıya.
“Ne istiyorsun be kadın? Başımın belası mısın nesin?  Sana gelme bi daha demedim mi ben,” diye kükredi.
“Karakaşına kara gözüne gelmedim Ilgaz Efendi çocuk iki seneye okula başlayacak nüfusu çıkmadı daha. Nüfusa yazdıracağım, para lazım, babası sensin.” Kadının ulu orta dillendirdikleri Ilgaz’ın sıcaktan gerilen sinirlerini kopardı attı. Kim bilir belki sabah dükkânını açarken önünden kara kedi geçmişti ya da gece uğursuz bir baykuş penceresine konmuş uzun uzun ötmüştü, dolunayın kötücül nefesini solumuştu belki, o kötücül nefes dolaşıp damarlarında sıktıkça sıkıyordu yüreğini.

“Git başımdan be kadın,  başımı belaya sokma benim.” Lokantacı küçük oğlanın bir kendisine bir annesine dönen kafasını fark ettiğinde ok yaydan çıkmıştı, Hava çok sıcaktı, lokantacı kendisini sıcak, yapış yapış, yoğun bir hava denizinde boğulmak üzere gibi hissediyordu,  omuzuna attığı peşkiri sıkıntıyla çekip yüzünden şapır şapır dökülen terleri sildi.
“Hiçbir yere gitmem” dedi uzun boylu, eşarplı kadın “ beni başından atabilirsin ama o senin evladın. Kendim için istemiyorum, istemedim, istemem de, nüfusa yazdırmak için on lira gerek. ”
Çocuk, şaşkın ve anlamaz gözlerini yemek tepsilerinden ayırmadan “Anne açıktım,”  diye dürtükledi yeniden.
“Kadın kadın katil mi edeceksin sen beni?” diye öyle bir haykırdı ki lokantacı dışarıdaki gürültülü hengâmeye rağmen dükkân komşuları, çaycısı, yolcusu geldi yığıldı dükkânın kapısına.
“Oğlunun karnını doyur, bak karnı acıkmış. Ne biçim babasın sen?” dedi, kadın hemen arkasında kapıda biriken kalabalıktan güç alıp.
“Ne oğlu?  Benim oğlum olduğu ne belli.”
“tu” diye ağız dolusu tükürdü adamın yüzüne kadın. Arkasından ayağından topuklu ayakkabısını çıkarı ” Şerefsiz, “ diye başladığı sunturlu küfürlerle saldırıya geçti. Lokantacı bir an afalladı belli ki böyle bir tepki beklemiyordu. Erkekliğin onda dokuzu kaçmaktır diye düşünmüş olmalı ki perdenin arkasına kaçtı.  Kadın bir panter çevikliğiyle perdenin yanına vardığında kasadaki görevli, müşteriler,  siparişten dönen garson, kapıya birikmiş yolcular ve elinde çay tepsisiyle kahveci kadını tutmak için “ Aman abla, aman,” sesleriyle harekete geçtiler. Kadın perdeyi aralamak için cebelleşirken kollarından tutup yeniden buzdolabının önüne çektiler. Ağlamaya başlayan çocuk annesinin eteğine yapıştı. Hemen arkasından perde aralandı lokantacı elinde iri bir satırla göründü. Gözlerinde delilere özgü kıvılcımlar saçarak, satırı kadına doğru sallamaya başladı.
“Git başımdan yoksa katil olacağım, defol, gelme bir daha dükkânıma. Kırarım bacaklarını bir daha seni burada görürsem.” Diye kükremesini sürdürdü. Kadının çevresine yığılmış kalabalıktan birkaç kişi adama doğru hamle etti.
Kadın silkelenip kollarını kurtardı. Ayakkabısını yere atıp giydi. “Tamam, madem öyle bu çocuk senin oğlun değil bundan sonra. Geberip giderken bile göremeyeceksin onu. Neden dersen yeni kocamın nüfusuna yazdıracağım.” Derken elini oğlanın traşlı kafasının üstüne koyup kendine çekti. Gözlerini etraftaki erkek sürüsünde gezdirdi.
“Bu adam, gördüğünüz bu adam öz oğlunu kabul etmiyor. Varın siz karar verin nasıl bir adam olduğuna… Ben hiçbir şey demiyorum.” Dedi, oğlunun elini tutup yürüdü. Oğlancık yetişmeye çalışırken annesinin uzun adımlarına geride kalan insan kalabalığı “ Anne o benim sahici babam mıydı?” Dediğini duydular.

 

 

Our valuable member İlkay Yılmaz has been with us since Salı, 21 Haziran 2011.

Show Other Articles Of This Author

PostHeaderIcon Erganiden Görüntüler